Gitar Tarihi

Elbetteki günlük hayatta ençok karşılaştığımız müzik aletlerinden biri Gitardır. Bu müzik aletinin ortaya nasıl çıktığını merak ettiniz mi? Gitar, parmakla ya da penayla çalınan temel olarak 8 şekline benzeyen yanları iki tarafı oyuk üzerinde ses perdeleri olan uzun saplı ve telli bir çalgıdır. Gitarlar genelde altı tellidir ve değişik ağaç türlerinden yapılırlar. Fiyat ve ses kalitesi açısından da ağaç türünün önemi vardır. Günümüzün Klasik gitar tarihi belirtmek gerekir ki gitar tarihi hakkında pek çok söylem vardır. Bu söylemlere temel olabilecek birkaç görüş mevcut. Bu görüşlerin birkaçını aşağıda bulacaksınız.

A - Hipotezleri yayınlanmış bazı tarih adamlarına ve arkeologlara göre, ilk müzik aletleri üstüne delikler oyulmuş basit kamışlardı. Bunlar flüt, org v.b. gibi nefesli çalgıların başlangıcını oluşturdular. Derinin tabaklanmasının bulunmasından sonra, hayvanların kafatasına veya kaplumbağa kabuğuna gerilerek vurmalı çalgılar (tam-tam, bongo, trampet v.b.) elde edildi. Tellerin sağlanmasıyla da telli çalgılar ailesinin doğuşu gerçekleşti. Bizi ilgilendiren bu sonuncusu üç grupta incelenebilir:

 

1-     Açık tellerde, yani “tuşe”’siz (klavyesiz) ve bir yere sol el parmakları ile basmadan çalınan telli çalgılar: “Eski arp”, “sitar” (la cithare) v.b. Bunlarda bir çalışta her tel, sesinin uzunluğuna göre titreşir ve tek bir nota üretir.

2-     Açık tellerde ve sapın değişik yerlerine basarak, çalındığında her telde değişiknotalar üretebilen ve sağ el parmakları yardımıyla çalınan telli çalgılardır ki bunlar, “kinnor”, “nebel”, “luth” (lavta), “vihuela”, “gitar” v.b.’dir.

3-     Bunlar yayı tele sürtmek veya bir mızrap ile çalınan telli sazlardır: “Ud”, “yaylıvihuela” (la vihuela a archet),”mızraplı vihuela” (la vihuela a plectre), “violon”, “alto”, “violonsel” v.b.’dir. Bu çalgılarda da sapın üzerinde tele basıldığında değişik notalar elde edilir.

Klavsen ve piyano birinci gruptan gelme ayrı bir ailedir. Sadece gitarın değil, ikinci gruba ait diğer çalgıların tarihinden de bahsedecek olursak, bunların gelişim süreci içindeki evrimleri, tarihi ispat gibi ortak bir kaynağa sahip değildir. Bundan dolayı etimoloji bizi tamamen formun evrimi noktasına yönlendiriyor. Bu nedenle “Yunan sitar”’ı, “Kaldik kitara” veya “Pers sitarı”’nın, bugünün gitarının öncüleri olduğunu kabul etmeyerek, incelememize almayabiliriz. Şu halde, Mısır’daki Pharaon’lar devrinde
ve Anadolu kültürlerinin (Hitit) fresklerindeki “antik lavta” ve “modern gitar” arasındaki formların, birinden diğerine geçişinin, gerçek olduğunu düşünmemiz gerekmektedir.

M.Ö. 800-1000 yılları arasında Mısırda,  bugünkü gitarın pek çok özelliklerini taşıyan bir telli çalgı kullanılıyordu ki bunu, öncü olarak görmek mümkündür. İki kenarı içeriye doğru çukurlaşmış, oval gövdesi (ses kasası) olan, ön ve arka tablası düz ve yine, düz bir yanlık ile bir araya getirilmiş, ön alan merkezinde yuvarlak işitim deliği bulunan ve nihayet perdelerle donatılmış düz bir sapı olan bir çalgıdır.

Binlerce yıllık çok az bazı verilerden bugüne kadar, gitarın, modern aktüel forma ulaşma süreci ve ara formlar, sık sık biri diğerini gizlemiş, bunların birini diğerinden ayırt etmek güç olmuştur. Bütün bu çalgı gruplarının, tarihi bütünlük içinde devamlı incelenmesi gerekmektedir. Her yeni arkeolojik araştırma bizi karanlıkta kalan ara formlara ve bu ara formlardaki çalgılar hakkında daha derin bilgilere ulaştırabilir. Bu şekilde çalgıların tarihi açısından daha da bilinçlenmiş oluruz.

Sonuç olarak, bazı tip çalgılar, bir şekilden diğerine gelişim etabında, kendini değişik dönemlere ve yörelere kabul ettirdi ve bunu bugünkü tanıdığımız gitara kadar sürükledi. Antik mitolojiye göre, çekmeli telli sazların orijini lir’di. Bu icadı Mısır’lılar tanrıları Trimegiste’e, Yunan’lılar Hermes’e, Yahudiler Jabul’e mal etmişlerdi. Bilebildiğimiz en eski tasvir, Lapis-Lazuli’deki kazılardan çıkarılan bir vazo kalıntısıdır. M.Ö. 4000 veya 3000’in başı tarihlerindendir ve Babil’e yakın (Bismaia’daki) bir tapınaktan ele geçmiştir. Üstünde 5 telli arp ve 7telli lir çalan bir müzisyen topluluğunu göstermektedir. Bu sazların mükemmelliği ilerlemiş bir toplumu ve dönemi ifade eder. Hollanda’da Leyde müzesinde bir rölief vardır. Mısır’daki Thebes  kralının (M.Ö. 3500) mezarında bulunmuştur ve gitara benzeyen bir çalgıyı tasvir etmektedir.

Sümer ve Hitit gitarı enstrümanlar içerisinde en eski olarak bilinendir. Gitar çalan insan oymalı kaya, Anadolu Medeniyetler Müzesindedir. Yaklaşık 3500 yıl önce (M.Ö. 1400) öncesine ait olan bu kaya Alacahöyük civarındaki kazılarda çıkmıştır. Dikkat edildiğinde gitarın sapında perdeler olduğu farkedilir. Gitarın şekli bugünkü klasik gitarın formuna oldukça benzemektedir. Aynı zamanda Mısır’da uzun saplı Lut’lar vardı. Tarihi bilgileri karşılaştırdığımızda o çağlarda Hititliler ile Mısırlılar vardı. Arkeolojik bilgiler ışığında incelemeler sürdürüldüğünde M.Ö 400 yıllarında Akdeniz kıyılarında gitara benzeyen enstrümanlara rastlanır. Bu gitarlar bugünkü gitar tekniğine benzer şekillerde çalınıyor idi. Birçok değişik tipleri olmasına rağmen en yaygın olanı altı çift telli olanıdır. Bugün kullanılan gitar ise bir İspanyol marangozu olan Antonio Torres Jurado’dur. Torres bu tipteki gitarı 1863 yılında yapmış ve modern gitarın gelişmesinde en önemli adımı atmıştır. Modern gitarı 8 şekline benzetebiliriz. Çağımızda gitarla ilgili araştırmalar süratla çoğalmakta, bir çok yapımcı Alacahöyük’teki kabartmaları ziyaret etmektedir.

Mısır: Eski Mısır’da (M.Ö. 3200-2400) flüt ve telli saz çalan sanatçılar, şarkıcılara ve dansçılara eşlik ediyorlardı. Yeni İmparatorlukta (M.Ö. 1500-1100) Asya’ya has töre ve adetler geldi ve Mısır’da müziği etkilediler. Bu, gözlemlenebilir bir gelişme yarattı. Müzik kalitesinde olduğu kadar, çalgıların öznel form kaynaklarını çeşitlendirdi. Müzik araştırmalarının, şarkıların, dansların gelişmesine ve genişlemesine büyük bir hız kazandırdı. Turin müzesinde XX’nci Mısır hanedanına ait (M.Ö. 1500) bir papirus bulunmaktadır. Üzerinde müzisyen hayvanlar vardır (bir timsahı 17 perdeli bir saplı çalgı çalarken görmekteyiz).
Kraliçe Shub-ad’a ait (M.Ö. 2500) arp’ın güzelliği British Museum’da sergilenmekte ve müzik sanatı içinde orta-doğu halklarının mükemmelleştiğine şahit olmaktayız. Tebes’de bulunan prenses Naki’nin büyük mezarlığındaki müzisyen freskleri de bunu doğrulamaktadır. Mısır’lılarla beraber, müzik aletleri de Fenike’ye, Asur’a, Anadolu’ya, Hindistan’a ve Uzak-Doğuya dağıldı.

Anadolu: Anadolu’da M.Ö. 2000’de yerleşmiş olan Hitit’ler “kinnor”’u tanıyorlardı. Aynı devirde Mısır’lılar ve Yahudi’ler “nebel” ve “nabla”’yı kullanıyorlardı. Pitagor’dan sonra, Anadolu’da, 3 telli ve sapı bulunan bir çalgı, “pandura” çalınıyordu. Pers’ler onu “sambleca”, Arap’lar “sambiud” adı ile tanıyorlardı.

Eski Yunan: Yunan’lılar Mısır İmparatorluğunda kök saldılar.Uygarlık meşalesini ve bilimlerini, aynı zamanda filozofik ve estetik doktrinlerini insanlığa taşıdılar. Kültürleri ve mitleri Afrika, Avrupa ve Orta-Doğuya kadar bütün Akdeniz havzasında yayıldı. Homeros İlyada ve Odisse gibi çeşitli eserlerindeki anlatımlarında bize, müzikten bahsediyor. Odisse’de, Homeros, Ulysse’i naklediyor. Burada Ulysse’in Penelope ile evlenmek isteyenlerin önünde yayını gerdiğini, sevdiği kadının sağ eliyle çalgısının tellerine vurduğunu, bundan şarkı söyleyen bir kuştan daha berrak ve daha fazla tınlayan bir ses elde ettiğini söylemektedir. Telli çalgıların yaratılması herhangi bir olaya veya döneme ait değildir. Bu noktada lirik Pindare, Anacreon ve kadın şair Sappho’yu belirtmek gerekir. Sappho’ya mızrabın icadı atfedilse de, bazı tarihçiler bunu kabul etmezler. Meşhur devlet adamı Perikles de Odeon adıyla anılan konserleri başlatmış ve bunun için bir kurum oluşturmuştur.

José de Azpiazu’ya göre lir, sitar ve flütün otantik Yunan çalgıları olduğunu kabul etmek doğru değildir. Ona göre Yunan müziğinin kökleri doğudadır. Müziğin köklerini tanrılara mal edersek ki Yunan’lılar için bu böyleydi, Euterpe müziğin tanrıçası olarak karşımıza çıkar. Yunan’lılar bunu önemle belirtiyorlar ve bu asil sanatı ona atfediyorlardı. Müzik aletlerini de, tanrısal orijinli olarak kabul ediyorlardı. İnanca göre, Hermes lir’i icat etti. 7 tane koyun bağırsağından yapılmış teli, kamış sapları arasında gererek ve bunları bir kaplumbağa kabuğuna sabitleyerek bu çalgıyı elde etti. Homeros’a göre, Apollon sitar’ı yarattı. Atina’lılar flütün icadını Athena’ya mal ettiler. Mitolojiye göre Athena kuvvetlice çaldığı vakit, yüzünün şekil değiştirdiğini, çirkinleştiğini görüp, hemen, hızlı bir şekilde flütünü Marsias’a bıraktı ve flütü terketti. Pan, sireks’i (syrinx veya syringe) icat etme fikrine sahipti ve Pan flütü onun adına isimlendirildi. Yunanistan, tarihinin başlangıcında (yaklaşık olarak Homerik toplum döneminde), Anadolu folkloru etkisi altında kaldı. Tepe şeklinde yeni yeni yapılmış mezarlar buna bir kanıttır.

M.Ö. VII ile I’inci yüzyıl dönemleri arasındaki resimlenmiş sitaristlerin birincisi, ünlü Terpendre idi ve gene bu zamanlar içerisinde düşünürlerden Pitagor, Platon ve Aristo müzikal estetiği filozofik olarak incelediler.

Greko-Asurien bir kelime olan KİTHARA LATİNİSE; İspanya’da “guitarra”, Fransa’da “guitare”, İngiltere’de “guitar”, Almanya’da “gitarre”, İtalya’da “chitarra”, Rusya’da gitara, Felemenk ülkelerinde “gitaar” v.b. oldu. Saint Isidore de Seville sitar’a uygulayarak, latince küçük lir anlamına gelen “fidicula” adını telaffuz etmiştir. İspanya’yı işgal eden Roma ordusundaki Roma’lılar buna, “vitula” veya “vigola” demişlerdir. İşte “viole” terimi buradan gelmedir. Portekiz’de “violao” denmiş ve “vihuela”, “violon” v.b. buradan türetilmiş adlardır.

Arabistan: Bazı tarihçilere göre Pers orijinli kültürle karışmış Arap’lar sosyolojik olarak iki gruba ayrılmışlardı: Yerleşik düzene sahip olanlar (sabéen) ve göçebe bedeviler. Hz. Muhammet ve Kur’an yoluyla alınmış öğretisinin yayılışı, Arap adet ve törelerinde değişiklik yaptı. Yayılmacı politika ile, en az bir yüzyıl kuzey Afrika’nın, İberik yarım adasının ve bazı diğer Avrupa bölgelerinin egemenliğini sahiplendiler. Böylelikle, Pers ve Mısır etkisine uğramış “Kaldeo-Asur” orijinli müzikleri, en uzak topraklara kadar, içine folklorik öğeler işlenmiş olarak dağıldı. Buralarda büyük müzisyenlere tükenmez ilham kaynağı sağladılar.

İslam Arap müziğinin karakteristik çalgısı ud  (daha doğru söylersek al-ud) idi. Bu isim; İspanya’da “laud”, Fransa’da “luth”, İtalya’da “liuto”, İngiltere’de “lute”, Almanya’da “laute” v.b. oldu.

Dörtlüler şeklinde akort ediliyordu: la-re sol- do- fa ve perdesiz sap üzerine basarak kromatik gamın on iki derecesi elde ediliyordu. Teoride, Batılıların 12 derecesine karşın, Hint’lilerde 22, Arap gamı ise 17 dereceli idi. Teorisyen Al-Farabi (doğumu Farab- ölümü Damas) 950 yılında Yunan müzik sistemini moda olarak kabul ettirebilmek için boşuna uğraştı. Üç yüzyıl sonra, Bağdat’da, Safi-ad Din adında bir diğer teorisyen de aynı problemle uğraştı. Halbuki antik milletlerin müziği pek tanınmıyordu. Öyle ki, VIII ile X’uncu yüzyıllar arasındaki Arap müziğinin gelişme döneminde, İspahani’nin “Şarkılar Kitabı”’nda çeşitli el yazmalarının arasında notlar ve çıkmalar vardı. Bu kitapta incelenmiş, uzun bir müzisyenler listesi de bulunmaktaydı.
Bunun içinde, Medine’de yerleşmiş, azat edilmiş yabancı kölelerden iyi Kur’an okuyan ve müezzinlik yapanların da adları geçmekteydi (Tueis, Adatal, Hit gibi). Aralarında en şöhretlisi Tueis idi. Hz. Muhammet’in ölümüne tanık olanlardandı. İlahi ve şarkılarda kendine, ud veya “adufe” (bir çeşit trampet) ile eşlik ederdi.

Aben-Mosashech Pers ülkesini ve Anadolu’yu ziyaret etti. Çevirisini yaptığı Pers ve Bizans şiirlerini Arap müzik hazinesine katarak, zenginleştirmede büyük pay sahibi oldu. Melez Mabded, ırkına has iç güdüsünün etkisi ile ritmik forma aksan koydu. Öte yandan bazı Hıristiyan din adamları da sanatlarını Arabistan’da kabul ettirdiler.

Müzik adamlarına karşı hoşgörülü olan ilk halifelerden sonra müzik, Emevi saraylarında kök saldı. Bu rönesansın en ünlü kişisi, Ali-Ben-Ziriab takma adlı Abu-Hassan Ben-Hassan’dır – (Ziriab melodik öten siyah bir kuşun adıdır). Otuz yaşında Bağdat Halifesinin sarayında şarkıcı ve müzisyendi. Ziriab  VIII’inci yüzyılın son yıllarında Bağdat’da doğdu. Kendi deyişine göre İran kökenliydi. Halifenin Alcazar sarayında şef müzisyen İbrahim-al-Vasli’nin öğrencisiydi. Fakat, Ziriab’ın sanatı kısa zamanda öğretmenininkini geçti. İbrahim-al-Vasli, anlaşılacağı gibi, yavaş yavaş Halifenin gözünden düşecekti. Endişeye kapılmış,
kıskançlığın kemirdiği İbn İbrahim, öğrencisini ölüm veya onuruyla ülkeyi terk etmek arasında bir karar vermeye zorladı. Sağduyulu bir adam olan Ziriab gitmeyi tercih etti. Kirvan Emiri’nin yanında kendine yer buldu. Orada, ona kraliyet sarayı müzisyeni adı verildi. Kendini Endülüs Emiri’ne de dinletme fırsatı buldu. Sarayın müzisyenlerini idare etme hizmetinden dolayı da Emir’in alkışını aldı. Büyüyen şöhreti ona, Cordoba Emiri’nin yanında devamlı yerleşme imkanı sağladı ve orada ününü doruklara taşıdı.

Bu zamana kadar ud, sadece 4 çift telliydi ve tahtadan bir mızrapla çalınırdı. Ziriab bir çift tel daha ilave ederek udu 5 çift telli hale getirdi ve eski mızrabı kartal tüyünden bir mızrapla değiştirdi. Bundan başka, çaldığı çalgıları kendi yapıyordu. Kendi udu öğretmenininkinin yarısı kadar bir ağırlığa sahipti. Anlaşılıyor ki, zeki, kültürlü, astronomi bilgini, yazar ve ince bir şair olan Ziriab’ı, oryantal müziğin reformatörü olarak saymak, incelemek gerekir. Etimolojik olarak, çekilerek çalınan çalgıları (arp dışında) şu şekilde özetleyebiliriz:

1-     LUT (lavta): Orijini ARABO-ASİATİK olan, adı “ARAPÇA”’dan gelme bir çalgıdır.

2-     VİHUELA: Orijini ARABO-ASİATİK, adı “ROMEN” bir çalgıdır.

3-     GİTAR: Orijini ARABO-ASİATİK, adı “GREKO-ROMEN” bir çalgıdır.

B    : Diğer bir anlatım da iseGitar gelişimindeki süreç şu şekilde bahsedilmektedir; Gitarın kökeninin ne kadar eskiye dayandığı konusunda birçok varsayım var, Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunan Hitit’lere ait bir kabartmada ve bunun yanı sıra, Asur’lara ait kabartmalarda da gitara benzeyen telli çalgıların varlığı bir gerçek. Avrupa’ya geliş öyküsünde ise İran ve Arap adlarına rastlıyoruz. Önce İran yoluyla Arap dünyasına, Arapların İspanya’yı fethiyle de Avrupa’ya geçtiği yaygın bir düşünce.

Mağrip ve Latin gitarları 12. yüzyılda görülür. 15. yüzyılda ise lavtaya doğru gelişerek “Mandola” ya da “Mandora” adını alır. Günümüz gitarının ana çizgilerinin oluştuğu bu yüzyılda Latin gitarı, mızraplı Vihuela olur. Flemenk Vihuela’sı ise Avrupa Lavtası’ndan başka bir şey değildir.

Tarihte somut olarak ilk kez, 14. yüzyılda, şekli fazla tanımlanmasada Guitern diye bir sazdan bahsedilir. El Vihuelası olarak 13. yüzyıldan beri tanınan bu çalgı, 1500’lerin sonuna doğru, bugünkü gitarın doğmasındaki ilk ipuçlarını verir.

Ingiltere Kraliçesi I. Elizabeth, sarayında ve çevresinde daima müzikçilere yer vermesiyle tanınır. İspanya Kralı Şarlken’in oğlu II. Philiph, 1554’de İngiltere Kralı VIII. Henry’nin kızı olan, İngiltere ve İrlanda Kraliçesi Mary Tudor’la evlenir. Bu çağda Lavtalir müziğinin en güzel örnekleri verilir.

John Dowland (1562 – 1626) zamanının en büyük lavtacısıdır.

Gitar müziği, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar ya Tabulatur (ses perdeleri yerine parmak pozisyonlarını gösteren nota yazım sistemi) biçiminde ya da alfabetik akor simgeleri sistemiyle yazılıyordu. 1586 yılında çıkarılan ilk gitar metodu “İspanyol Gitarı” olarak adlandırılan beş çift telli çalgı içindir. Daha onceki gitarlar dört, Vihuela ise altı çift tellidir. Vihuela’dan sonra Barok Gitar devri yaşayan beş çift; günümüzde kullanılan klasik gitarlar ise tek altı tellidir ve bunun 18. yüzyıldan bu yana böyle olduğu Fernando Sor’un altı telli Romantik Gitar kullanmasıyla somutlanır.  17. ve 18. yüzyıllarda İtalya ve Fransa’da gitar metodlarına rastlanır. 18. yüzyılın sonunda IV. Şarl’ın himayesinde birçok gitarist yetişir.  Gelmiş geçmiş en büyük gitar ustalarından birinin Niccolo Paganini olduğu söylenir. Bu çalgıyı kemanı kadar ustalıkla çalmasının yanı sıra, eserlerini bestelerken dizinin üzerinden hiç eksik etmediğinden söz edilir.

Bu arada Shubert, Berlioz, Diabelli, Gragnani, Carulli, Carcassi, Coste gibi bestecilerin ilgisini çeken gitar, onların dab u çalgı için eserler yazmasına neden olmuştur. 1778 – 1830 yılları arasında yaşayan Fernando Sor ise aynı dönemde İspanya’da yetişen en önemli gitar ustasıdır. Fernando Sor’un, öğrencisi olarak pek çok guitarist yetiştirmesinin yanı sıra, yazdığı sonatlar, varyasyonlar, fanteziler ve etütleri bugün bile birçok gitaristin dağarcığının baş köşesinde yer alır. Besteci, gitarı altı telli yaparak bugünkü gitarın temelini atar. İspanya’da, Sor’dan sonra Dionisia Aguada gibi bir gitar ustası yetişir. Daha sonra yine aynı dönemde İtalya’da özellikle Beethoven’ın hayranlığını kazanan Mauro Giuliani (1781-1828) ismine rastlarız.

19. yüzyılda gitarda, sesin artmasını sağlayan değişiklikler yapıldı. Gövdesi genişletildi, derinliği azaltıldı, göğüs kapağı iyice inceltildi. Gövdenin içine göğüs kapağını desteklemek için konan enine çıtaların yerini, ses deliğinin altına yelpaze gibi açılan ışınsal çıtalar aldı. Eskiden ahşap bir takozun içine saplanan sapı, tellerin germesine karşın ek bir dayanak oluşturacak gibi, gövdenin içine doğru biraz giren bir pabuç ya da çıkma kol biçimine getirilerek arkaya tutkallandı.

19. yüzyıl boyunca İspanya’da birçok usta gitarist yetişir. Bunlar arasında Sor, Cano, Huartas, Tostado, Aquado, Fossa başlıca isimlerdir. Yüzyılın ikinci yarısında çağdaş gitar ekolünün kurucusu olarak nitelenen, Bach, ve Beethoven’ın eserlerinden gitar için yaptığı düzenlemelerle tanınan Valenciya’lı gitarist-besteci Francisco Tarrega adına rastlarız. Andres Segovia, Emilio Pujol, Miguel Llobet, Regino Sainz de la Maza, Alirio Diaz ve Narciso Yepes O’nu izlerler. İngiltere’de ise, Julian Bream ve John Williams gibi gitaristler de aynı paralleled devam ederler. Alirio Diaz’ın önerisi üzerine Andres Segovia’nın gitarda ilk kez naylon tel kullanmasının yanı sıra en önemli misyonu; o yıllarda daha çok Amerika’da folk müzik, Avrupa’da ise türkü eşlikçisi olarak görülen gitarı, Klasik Gitar olarak tüm dünyaya tanıtmaktır. Ayrıca üstün virtüözitesiyle de çalgısını sevdiren ve geliştiren bir sanatçıdır. Segovia ’nın öğrencisi olan Alirio Diaz (1923) ise ünlü bir yorumcu olarak bütün dünyaya adını duyururken, özellikle Türkiye’de verdiği konserlerle ülkemizde gitarın tanınmasında büyük katkıda bulunmuş, halen de bu katkısını bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sürdürmektedir.

Andres Segoiva gitarı, konser salonlarına sokarak Amerka’dan Arjantin’e ve Uruguay’a kadar uzanan turneleriyle hem enstrümana hem de solistlere büyük saygınlık kazandırırken, gitarı 20. yüzyılda evrenselliğe ulaştırdı.

Segovia, Tarrega, Llobet, Pujol, Anido, Prat, Diaz, Bream, Williams gibi sanatçıların ünlü ve büyük eserleri gitar için düzenleyerek dağarı genişletme çabalarına artık Castenuovo Tedesco, Roussel, Mompou, Villa-Lobos, Ohana, Britten, Henze, Torroba, Rodrigo, Hallfter, Berio, Turina, Falla, Takemitsu, Ponce, Bennett, Berkeley, Walton, Martin, Davies, Tippett, Dodgson, Arnold, Brindle, Lauro, Poulene v.b. gibi özgür eserler yazan besteciler eklenir.

Gitarın kapasitesi zamanla zorlanırken yeni olanakları halen keşfedilmektedir. Gitarın sınırları yalnızca özgün besteler yaparal ya da yapım teknikleriyle zorlanmaz. Bir çok eserin gitara uyarlanması çağdaş besteciler için de bir gereksinim olur.

Eserlerin gitara uyarlanması bazı besteciler tarafından önyargıyla karşılanır. Oysa eserler, gitarda özelliklerini yitirmiyorlar, aksine daha iyi seslendiriliyorlar. Sonunda gitar, tüm önyargıları yıkar. Bugün gitar çağlar öncesinde başlayan yolculuğunu sürdürüyor ve dünyanın bir çok ülkesinde altın çağını yaşıyor…

Ülkemizin Önemli Gitaristlerini şu şekilde sıralamak mümkündür. (Elbete “iyi” kavramı görecelidir)

 

Okan Ersan

Yavuz Çetin

Ahmet Kanneci
Akın Eldes
Ayhan Günyıl
Hasan Cihat ÖRTER

Bora Uslusoy
Dario  Moreno
Demirhan Baylan
Doğan Canku
Erdem Sökmen
Erkan Oğur
Kaan Altan
Kamil Özler
Mehmet Cem Tuncer
Neşet Ruacan
Önder Focan
Sarp Maden

Asım Can Gündüz

Zafer Tugriçeri

 

Aşağıda gitarın tarihi gelişme süreci ve gitar yapımı ile ilgili resimler ve videolaro bulabilirsiniz.